Petrol fiyatlarında son 3 yılın …

Brent türü ham petrolün v…

IMF’den İtalya’ya mali genişleme…

IMF’den yapılan yazılı aç…

Yediemin depoları milli servet m…

Antalya’da trafik ihlali,…

Bakan Pakdemirli’den yerli tohum…

Tarım ve Orman Bakanı Bek…

İstanbul Havalimanı için promosy…

Ekşi, AA muhabirine, İsta…

Bakan Pekcan’dan faiz müjdesi!

Ticaret Bakanı Ruhsar Pek…

«
»
TwitterFacebookPinterestGoogle+

Solucan gübresi üreticileri dövizin yükselişini fırsata dönüştürmeli.

Meydan’dan Selma Sarıkaya’nın haberine göre solucan gübresi üreticileri kendilerini tarlacılara ifade edebilmek için tarihi bir fırsat yakaladı.Tosgeb Başkanı Rasim Aydın ‘ın açıklamalarına yer veren özel haberde, dövizdeki olağandışı yükselişe değinilerek kamu oyu tarafından beklenmedik biçimde tırmanan dövizin tüm piyasaları birkaç gün içinde nasıl alabora ettiği değerlendiriliyor, ayrıca ülkemizin borç yükü dikkate alındığında dövizin eski seviyesine düşüp düşmeyeceğine dair önemli analizler sunuluyor.

Gübre iş kolunun kimyasal kaynaklı yapılandığı ve %90 ithal hammaddeye dayalı biçimde üretim yaptığına vurgu yapılıyor ve bu durumun sürdürülemez olduğu ifade edilerek Türk tarım üretiminin iplerinin yabancı kaynakların eline teslim edilmiş olduğu değerlendiriliyor.
Dövizdeki yükselişin Türkiye’nin dış borç ödeme yeteneğine bağlı olarak biçimleneceğinin ifade edildiği haberde dövizdeki hareket nedeniyle gelecek sezonda kimyasal gübre fiyatlarının büyük olasılıkla tarlacıların alım gücünün üzerine çıkacağı öngörülerek. Bugün kimyasal gübre ile fiyat rekabetine giremeyen Solucan gübresinin gelecek sezonda tam tersine bir değişimle kimyasala göre daha ekonomik bir gübre haline geleceği ifade ediliyor.
 
Tosgeb başkanı Rasim Aydın’ın açıklamalarına göre Türkiye’nin kimyasal gübre serüveninin temeli ABD ‘e kararlaştırılan sömürü programına dayanıyor. İşin arkasında küresel sömürücüler var. Bu yüzden özellikle son zamanlarda görüldü ki dışa bağımlı olmak sömürüyü kabullenmek anlamına geliyor.
 
Tosgeb başkanı Aydın’a göre bu cendereden çıkmak için Türk üreticisinin bilinçli hedeflere yönlendirilmeye ve çalışmaya ihtiyacı var. Satın alma taleplerinde ise yerli ürünleri tercih etmesine ihtiyaç var. Mustafa Kemal’in ifade ettiği gibi –yerli malı yurdun malı, her Türk onu kullanmalı – sözündeki gizemi şimdi daha iyi anlıyoruz.
 
Tosgeb başkanı Rasim Aydın solucan gübresinin yaygınlaştırılması konusunu şu sözlerle ifade ediyor. “Olaya salt bir solucan gübresi olarak bakamayız. Bu bir rüzgar. Önemli olan bu rüzgar bizi nereye götürecek. Buna odaklanmalıyız. Bunun bizi götüreceği yer organik gıda zincirinin ilk halkası olan gübrelemeyi güvenceye almış olacağız.
 
Bugün ülkemiz gıda üretiminin temelinde olan tarımda tamamen dışa bağımlıyız. Artık ne tohum bizim ne toprak bizim. Günümüzde bir toprağın tapusuna sahip olmak artık tek başına bir anlam ifade etmiyor. Senin verimliliğini yönetenler sınırın dışında ise artık hiçbir şeye güvenle bakamayız.
 Bu durum üreticiler tarafından doğru algılanır ve pazarlamada bu gerçeklik tarlacılara doğru anlatılabilirse Solucan gübresinin yaygınlaşması için aşama kaydedilmiş olur.
 

Solucan gübresi üreticileri risk almak için çekinmemeli, bunun nedeni üzerine önemli şeyler söyleyeceğim. Sondan başlayalım. Her gün yeni hastaneler kuruyoruz.. bunların büyük bölümü ise küresel güçlerin veya onların bağlantılarının kurduğu zincirler. Sömürgeci olaya şöyle bakıyor. Gıda ile seni kendime bağlayacağım. Ben istemezsem tohumun bile olmayacak. Bu tohumu benim işaret ettiğim gübre ile ekeceksin. Benim ilacımla koruyacaksın. Böylelikle ben seni istediğim oranda hasta edeceğim. Sonra yine benim hastaneme geleceksin, beni ilacımı satın alacaksın, Tedavin hiç bitmeyecek seni haraca bağlayıp sana birde kedi ilaçlarımı satacağım. Kısacası doğumdan ölüme benim üretimlerime para ödemek için çalışacaksın.

İşte vereceğimiz karar bunun kararıdır. Bunu kabul edecek miyiz? Yoksa çalışıp kendi gıda ve enerji zincirimizi tüm baskılara rağmen bir silahlı saldırıya uğramadan başarabilecek miyiz? Çünkü bu küresel güç acımasız. Gösterdiği yoldan sapanları da doğrudan askeri saldırı ile bertaraf ediyorlar. Bunlar bize ABD kılığında görülüyorlar. Ancak sanmayın ki bu ABD’dir. ABD sadece bir ileri karakol ve jandarma.

Şimdi biraz daha derine inelim bunun ayaklarını sorgulayalım. Murat Yıldız’ın bu konuda bir araştırma yazısı yayınlandı. Orada Profesör Doktor Ümit Özdağ’ın sorduğu bir soruya değinerek önemli saptamalar yapıyor. Soru şu: “ Kendi Ordusunun generallerini tutuklayabilecek kadar güçlü bir hükümet; komşu bir ülkenin başkanını ve rejimini devirecek kadar kendini güçlü hisseden bir hükümet; hakkında 40 bin kişinin katili olmakla suçlayıp mahkum ettiği bir katille pazarlık etmeye çalışır? – Bu olay bir sonuç. Bunu anlayabilmek için bizi bu aşamaya eviren şeyin özüne inmek zorundayız. Nasıl bir oyunun aktörüyüz bilmemiz lazım.

Murat Yıldız bu konuyu gerçekten mükemmel analiz etmiş;

“Petrolü kontrol ederseniz ülkeleri, gıdayı kontrol ederseniz insanları yönetirsiniz” Herry Kissenger ‘ın bu tarihi sözü ile girelim konuya;

Bilim ve teknoloji tekelleri kurarak, bunun hukuki alt yapısını da, sömürüsünü sonsuza kadar sürdürecek şekilde düzenleyip, bir tertip ve düzen içine koyarak, bunu; üçüncü dünya ülkelerinin parlamentolarına, aymaz ya da satın alınabilir yöneticiler vasıtası ile kabul ettiren global sermaye, yıllar öncesinden belirlenmiş rotasında, bütün hızı ile yol almaya devam ediyor.

Dünyanın her köşesinde, yerel çiftçiler tarafından yüzyıllar içinde geliştirilmiş bir çok bitkisel ve hayvansal gıda türünü, patent ve telif hakkı yasaları ile kendi eline geçiren bu tekelci anlayış, dünya milletlerini açıkça haraca bağlamakla kalmıyor, bir çok insanın ekmeğini elinden aldığı gibi, gıdaların doğal yapısını da bozarak, insanlığı; insan sağlığı üzerinde ciddi tehditler oluşturan gıdaları tüketmeye de mecbur ediyor.

Bu konuyu net ve kolay anlaşılır bir şekilde ortaya koyan aşağıdaki makaleyi dikkatlice okumanın, tehdit ve tehlikenin boyutlarının geldiği noktayı daha iyi anlamak bakımından fayda sağlayacağına inanıyorum.

“Henry Kissinger henüz 1970 yılında “petrolü kontrol ederseniz ülkeleri, gıdayı kontrol ederseniz insanları yönetirsiniz” sözü ile bu alandaki uzun vadeli planı açık bir şekilde ortaya koymuştu. İnsanlar Kissinger’ın bu sözünü o dönemlerde petrol üretim sahalarının kontrolünü amaçlayan geleneksel sömürgeci yöntemlere benzer, dünyanın belli başlı gıda üretim alanları üzerine yöneltilmiş bir tehdit olarak algıladılar. Ancak, geçen zaman gösterdi ki uygulanacak olan yöntem çok farklı idi. Bu metodu kısaca özetlemek gerekirse:

ÖNGÖRÜ DEĞİL REALİTE

  1. Tohum ve bitkilerin genetiği ile oynayarak bunların kendi üretikleri tarım ilaçlarına dirençli hale getirilmesi. Tabiat Ana’nın armağanı olan bu doğal ürünlerin genetiğini değiştirerek sanki yeni bir icat yapılmış gibi patentinin alınması.

 

  1. Üreticilerin bu tohum ve ilaçları kullandıkları takdirde böcek ve yabani ot gibi zararlılardan kurtulacağı, gübre, ilaçlama gibi şeylere ihtiyaç duymayacaklarının söylenmesi. Ürün ve karlarının artacağı şeklinde vaatler verilerek kandırılması.

 

  1. Laboratuvar ortamında üretilen ve kendi firmalarının ilaçlarına ihtiyaç duyan tohumlar vasıtası ile tekel oluşturarak üreticinin tercih hakkının elinden alınması.

 

  1. Üreticiye imzalatılan anlaşmalar aracılığı ile üretim hakkının kısıtlanması (tohum saklama vs.).

 

Paraguay’a arka kapıdan sokulan bu soya fasulyelerini Avrupa Birliğine ihrac eden Paraguay, birliğin Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar’a (GDO) getirdiği etiketlenme zorunluluğu nedeni ile firma ile masaya oturmak zorunda kalmış ve topraklarında yetiştirilen her ton soya fasulyesi için Monsanto’ya para ödemeyi kabul etmiştir.

Bilindiği üzere mısır tohumu tarih öncesi dönemlerde Orta Amerika’nın yerli halkları tarafından ehlileştirilmiş Aztek ve Maya uygarlılıkları tarafından çeşitlendirilmiştir.

Meksika’da bizdeki ekmek gibi kutsal sayılan ve yoksul halkın temel gıda ve gelir kaynağı olan mısırı korumak için bilinçli köylü ile devlet çok direnmiştir. Ancak “tohum terörü” yine illegal yöntemler ile ülkeye sızmış ve Meksika’nın NAFTA’ya (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması) katılması ilke ülkenin gardı büyük ölçüde düşmüştür.

10.000 yıldan fazla bir süredir tamamen doğal yöntemler ile mısır üreten ve dünyanın mısır rezervi olan ülkenin en ücra köşelerinden alınan numuneler üzerinde yapılan araştırmalarda dahi geleneksel mısıra doğal olmayan genlerin sızdığı tespit edilmiştir.

Meksika’nın NAFTA’ya dahil olmasından sonra ise Amerika Birleşik Devletleri Meksika’da satılan Amerika menşeili genetiği değiştirilmiş tohumları (Monsanto olarak okuyunuz) sübvanse ederek bu tohumların piyasada bulunan diğer doğal tohumlardan çok daha ucuza satılmasını sağlayarak zaten yoksul olan bu halkı kendi geleneksel tarım metotlarını terk etmeye teşvik etmiştir.

WIKILEAKS’E GİRDİ
Okyanus’un diğer yanında serbestçe at koşturan Monsanto ve piyasanın geri kalan %10’unu elinde bulunduran figüran firmalar sıra Avrupa’ya gelince ise sert duvara tosladılar.

Avrupa’da aleyhlerinde açılan sayısız davayı kaybeden biyoteknoloji firmaları ve destekçileri ise pes etmiş değiller.

Wikileaks belgelerinde de ortaya konduğu üzere Monsanto’nun genetiği ile oynanmış MON-810 mısırı ve benzeri ürünlerine başta Fransa olmak üzere yasak koyan Avrupa Birliği ülkelerine ‘askeri tarzda ticari baskı” uygulanması gerektiği ve misilleme yapılması gerektiği belirtilmiş. Benzer şekilde bu tarz ürünlere karşı olan Papa ve Vatikan nezdinde lobi faaliyetleri yapılmasını salık veren bu kripto ile Amerika Birleşik Devletlerinin bu alandaki rolü net bir şekilde ortaya çıkmıştır.

 

Gündemimize yıldırım gibi girip çıkan GDO’ların ve henüz pek girmemiş olan patentleme ve tohum tekelinin kısa hikayesi işte böyle. Görüldüğü üzere konu bir komplo teorisi değil ve sadece bizlerin değil bütün insanlığın ve gezegenimizin geleceğini tehdit eden belki de en büyük tehlike.

Gübreleme mevsiminde tarlacılar ekonomik olan gübreyi seçecektir. Fiyat her zaman talepte etkilidir. Şu anda bizim iş kesiminin lehine bir durum ortaya çıkacağı açıkça gözlenmektedir. Üreticilerimizin bir an önce ürünlerini nitelikli hale getirmek için bakanlığın açıkladığı ölçütlere uygun üretim yerleri kurmalı ve doğru gübreyi üretmeli” dedi.

Kayseri dönüşümüzde hava alanında tesadüfen karşılaştığım Türkiye Solucan gübresi üreticileri Derneği Tosgeb’in başkanı Rasim Aydın bu önemli açıklamaları karşısında Solucan gübresinin neden daha önemli olduğunu kavradım. Bu karşılaşmayı bir fırsata dönüştürerek meydan.com.tr için bu haberi hazırlamakla ne kadar önemli bir şey yaptığımı daha iyi anladım. Sayın Aydın hem alanda beklerken, hem de THY uçağında İstanbul’a seyahat sırasında gerçekten beni bir üniversite daha okumuş kadar etkiledi. Aslında hepimiz bu cenderenin içindeyiz. Ancak farkında değiliz. Başkan Aydın bu açıklamaları ile bize gerçeğin aynasını tutmuş oldu. Gerçek bütün çıplaklığı ile gözümüzün önüne gelince büyük tezgahı görüp, endişelenmemek olanaklı değil.

TOSGEB Başkanı Rasim Aydın ile Kayseri’de karşılaşınca ilk olarak –yoksa Kayserili misiniz(?) –diye sorarark başlamıştım. Ancak Kayserili değilmiş, Giresun Tirebolulu imiş, İç Anadolu Bölgesi Solucan gübresi üreticilerinin örgütlenme toplantısı dolayısıyla Kayseri’ye gelmiş işini tamamlamış ve dönüyormuş. Tabi bu arada başkanın Tarım mühendisi olduğunu sanıyordum. Bu konuda da yanılmışım. Önce basın yayın, ardından Antropoloji, halen medyanın içinde olduğundan meslektaş sayılırız.

Ben bu sohbetten hem fazlasıyla bilgilendim hem de ciddi keyif aldım. Bazı sorularıma yanıt vermek için istatistiklere bakması gerektiğini söyledi ve bu yüzden bazı soruları o anda başlık olarak ifade edip ardından e posta yolu gönderdi. Ortaya doyurucu bir röportaj çıktı. Sayın Aydın’ın yukarıda ifade ettiğim anlatımlar dışında bunun etkilerini kavramak bakımından güncele inerek sorularıma verdiği yanıtlar ile şöyle:

SORU: Başkanım Kayseri’ye geliş nedeninizi söylediniz. Tosgeb olarak Kayseri’yi İç Anadolu’nun merkezine aldığınızı söylediniz. Neden merkez olarak Kayseri, burada dernek olarak neler yapacaksınız, üreticilere nasıl bir faydanız olacak?

Bizim bir söylencemiz vardır. Doktor hastaya gider diye. Tosgeb’i bir oktora benzetirsek ortada bir sorun olduğunu bunu çözmek iradesini ortaya koyan bu anlayışın ortak bir aklın ifadesi olduğunu da söylememe izin verin. Doktor teşhisi koymuş, topraklarımız çoraklaşmış, tedavi edilmesi gerekiyor, bunu kim yapacak (?) Tabi ki elinde ilacı olan ilaçcı. Solucan gübresi üreticilerini böyle değerlendirmek gerekir. Solucan gübresi üreticileri irili ufaklı birer ilaççıdır.

Topraklarımız %4 organik madde içermesi gerekiyor. Ancak durum ne? %1,5 ve %0.80 aralığında. Yani toprağın tarıma elverişlilik bakımından bağışıklık sistemi çökmüş. Gelişmiş ülkelerde topraktaki organiklik düzeyi %3’e indiğinde bile burası tarımsal üretim yapılamaz sınıfına giriyor. Neden(?) çünkü; topraktaki ağır metalin bitkiye emilimini engelleyen şey organizmalardır.

Kayseri için de aynı sorunla yüz yüzeyiz. Ancak Kayseri’yi merkez olarak seçmemizin nedeni tek başına bu değil. Buranın tarihten gelen bir konumu var. Türkiye’nin kültür, sanat, bilim ve turizm merkezlerinden biri olarak tanımlansa da ticaret dediğimizde Kayseri adını aklına getirmeyen yok gibidir.

Kayseri, tarihin en eski zamanlarından beri pek çok uygarlığa beşiklik etmiş ve her dönemde önemini korumuş olmasıdır. Şehrin en eski adı olan Mazaka, Roma devrine kadar devam etmiş; Roma Sömürgeciliğinin hüküm sürdüğü dönemde kente Sömürgeci kenti anlamında Kayserya (Latince yazılımı: Kaisareia) adı verilmiştir; bu adı hiç değiştirmediler. Bugünkü Kayserililer sömürgecimi diye bir saptamamız yok tabi. Bu anlattığımız tarihin öyküsüdür. Bugünkü ulus devlet konumunda Kayzer sözünün karşılığı sanırım başkan anlamında ifade edilirse doğru olacaktır. Örneğin Almanya’da halen devletin başına Kayzer denilir.

Kayseri İç Anadolu bölgesinin zaten merkezindedir. Solucan gübresi üretiminde pek çok üretici bu kentte atağa geçmişti. Bu yüzden bizde neden olmasın dedik. Üreticilerimiz öncelikle Kayseri topraklarını imar etmeye karar verirlerse yıllarca bu Pazar için gübre üretseler yetiştiremeyeceklerdir.

Kayseri hakkında bu kadar bilgi nereden geliyor?

Ben sadece kayseri olarak değil pek çok başka konuda da bazı temel bilgileri okulda öğrenmiştik zaten, eğitim aldığım mesleğime olan ilgimle biraz daha derinlemesine bu işe odaklandığımdan öğrenebildiğim kadarını paylaşmaya çalışıyorum.

SORU: Tosgeb ilk ne zaman nerede kurulmuştu?
Biz Tosgeb derneğinin ilkini tüm ülkemizi kapsayacak biçimde 2017 yılında İstanbul’da kurduk.

 SORU : Neden İstanbul? Çünkü İstanbul’da tarım yok ki?
Bu doğru İstanbul’da tarım yok, ancak İstanbul dünya kenti. Fakat biz olay bu değerlendirme ile bakmadık. İstanbul da oturduğumuz için, Derneği de İstanbul’da kurmuş olduk.

 SORU : Neden İstanbul? Çünkü İstanbul’da tarım yok ki?
Bu doğru İstanbul’da tarım yok, ancak İstanbul dünya kenti. Fakat biz olay bu değerlendirme ile bakmadık. İstanbul da oturduğumuz için, Dreneği de İstanbul’da kurmuş olduk. Ülkemiz iki plaka üzerinde oturan önemli bir köprü.

Doğu ile batı, kuzey ile güney arasında güvenli geçiş yolu. Tabi bu durum ülke olarak başımızı biraz fazla ağrıtıyor. Çünkü dünyanın tüm ülkeleri bir kıtadan diğer kıtaya geçmek için bir biçimde buradan geçmek zorunda. Kısacası İstanbul doğal olarak merkez bir anakent.

Bir ayağımız Anadolu, yani Asya’nın batıdaki atbaşı, diğer ayağımız trakya, yani Avrupa’nın doğudaki atbaşı.

Bu yüzden biz hem Avrupalı hem Asyalıyız. Üreticilerimiz ve tarlacılarımız da farklı değil bir bölümü Asyalı gibi düşünüp içe dönük bir bölümü ise Avrupalı gibi dışa dönük. Ancak organik gıda talebi doğuda da aynı batıda da aynı değişmiyor.

SORU: Son zamanlarda kimyasal gübre aleyhine bir söz dolaşmaya başladı. Cumhurbaşkanı bile azotun etkilerinden kurtulmaktan bahseden konuşmalar yapıyor. Türkiye gübre pazarının durumunu tam olarak görebilmemiz için bize bir özet yapar mısınız? Ayrıca Solucan gübresi kimyasal gübrenin rakibi mi?

Türkiye’de 1950 yılından1990 yılına kadar, sadece topraktan verilen 9-10 çeşit gübre kullanılıyordu. Bu gübreleri tarlacılara devlet bizzat ulaştırıyordu. 1990’lı yıllardan itibaren özel sektörün gübre ithalat ve dağıtımında faaliyet göstermesinin serbest bırakılmasına olanak tanıyan bir yasal düzenleme yapıldı.

Özel sektörün önünün açılması ile bir rekabet ortamı doğdu ve ürün çeşitliliği hızla artmaya başladı. Gübre iş kolunda faaliyet gösteren üretici ve ithalatçı firmaların, gelişmiş ülkelerde tarımsal üretim amacıyla kullanılan ürünleri, kaliteyi ve verimi olumlu yönde etkilediği kanıtlanan bitki besin ürünlerini ithal ederek Türk tarlacılara sundular. Şimdi ise bu ithal ürünlerin Tarımı yok ettiği veya tarımın engellenmesine yönelik gizli bir elin bu konuda bizi yanılttığını savlayanlar var.

Bunlar üzerinde günlerce konuşsak ta sonuç olmaz. Bu yüzden ben şöyle değerlendiriyorum. Türkiye bir tarım ülkesi mi evet. O halde biz gübremizi de tohumumuzu da kendimiz üretmeliyiz. Hasadımızı da kendi teknolojimizi kullanarak yapmalıyız. Kimseye muhtaç olmamalıyız.

Bu yapısal bir karar gerektirir. Doğru yapıyı kurmadığımız sürece acaba bize ne yediriyorlar diye sürekli tedirginlik içinde yaşamak zorunda kalırız. Huzur, tedirginlikte değil güvendedir. Güven için emin olmak gerekir.

Öte yandan Solucan gübresinin kimyasal gübreye rakip olup olmadığı yönündeki sorunuza gelince, Buna rakip diyemeyiz. Bugün 6 milyon ton yıllık hammadde kaynağı ithal eden kimyasal gübre iş kolunda yıllık 6 bin kişinin 30 bin ton civarında henüz niteliği de tam tanımlanamamış bir anlayışla belgelendirilmemiş standart oluşmamış tesislerde gübre üretmesi bu devasa güce nasıl rakip olabilir. Üretim miktarı ve tüketici talebi bakımından yok denecek kadar küçüğüz.

Ancak bu çocuk büyüyor bunu da herkesin ve her kesimin şimdiden bilmesi gerekir. Er veya geç Solucan gübresi Türkiye’nin kendi kaynaklarından üretim yapan devasa bir iş kesimine dönüşecek.

Gübre iş kolunun ana aktörü olacak. Ancak bu belli bir zaman içinde gerçekleşebilecek bir şey henüz tarlacılarımıza yetecek kadar solucan gübresi var mı diye sorarsanız, o kadar küçüğüz ki bu henüz tartışmaya konu edilecek düzeyde değildir.

Tarlacılarımız toprağı işlerken gübre kullanmak zorundadır. Aslında başlangıçta yalnız sığır boklarından veya küçük baş hayvan boklarından ahırlarda altlık olarak serilen samanla çürütülerek oluşan kemre veya samra kullanılıyordu. Bunlar hayvan kaynaklı gübrelerdi.

Ancak bilinç olmadığından bu gübrelerin içindeki zararlı değerlerde bilinçsizce toprağa taşınıyordu. Kimyasal gübreler bu alanda standartları olduğundan bir devrim gibi yaşamımıza girdi. Bugün tarımda verim artırıcı tek seçenek kimyasal gübre olarak görülüyor. Ancak şunu da artık kanıksadık ki, kimyasal da çare değil, bilinçli olarak organik gübre üretmeye ve kullanmaya zorunluyuz.

SORU: Türkiye’nin yıllık gübre kullanımı ne kadar, bu konuda kesin bir bilgi var mı?

“Türkiye’de yıllık gübre kullanımı yaklaşık 5,5 milyon ton, söz konusu miktarının parasal değerinin ise yaklaşık 3,5 milyar dolar” olarak ifade ediliyor.

Guid Genel Sekreteri, sayın Sebahattin Emül’ün geçen yıl medyaya yansıyan bir açıklaması olmuştu. Oradan elde ettiğim bazı bilgileri size sunmak isterim, Sayın Emül diyor ki, “Türkiye’de fosfor (P) ve potas (K) hammadde kaynakları yoktur. Bu hammaddelerin tamamını yurt dışından ithal edip, Türkiye de gübre haline dönüştürmeye zorunluyuz. 6 büyük fabrika bu konuda üretim yapıyor. Gelenekselleşmiş bir düzen var.

Türkiye’de farklı büyüklük ve kapasitede hem doğrudan ithalat yapan hem de farklı karışımlarla bitkiye ve ürüne özel organik ve inorganik gübre üretimi yapan yaklaşık 350 firma var. Ayrıca üretici ve ithalatçı firmaların gübrelerini perakende olarak çiftçilere pazarlayan 6 bin 200 bayi var.

Bu durumu tersine döndürüp kimyasalı itip yerine yeterli miktarda solucan gübresi üreterek ve tüm Anadolu’yu saran bir dağıtım ağı geliştirerek tarlacılara ulaşmak zorundayız.

Ciddi bertaraf sorunu yaşanan çöplerimizi ve sığır boklarımızı tamamen

çevreye zararsız hale getirirken ekonomiye kazandırmış olacağız. Özetle şunu ifade etmek isterim ki, Solucan gübresi üreticilerini önünde önemli bir fırsat var. Tarlacılarımız aldığını sattığını bilir ancak ülke ekonomisinin gidişatı hakkında pek bir şey bilmez, onun için teşvik adı altında hükümetler para öderse durumundan memnun olur. Solucan gübresi üreticilerinin önünde ise dağ gibi sorunlar var. Çağdaş bir işletme kurmanın finansmanını sağlayacak kaynaklara henüz erişebilmiş değiller, bu yüzden büyük üretim yerleri oluşturulamıyor. Her üretici 3 ila 20 ton arasındaki bir bantta hareket etmeye ve işini geliştirmeye çalışıyorSORU: Solucan gübresi üreticileri de hükümetin denetimine tabi mi?

Tabiki eğer bir yerde bir hareket varsa hükümetler buna mutlaka bir bakarlar. ––Bu yer aynı zamanda vergi üreten bir paydaş –– diye. Bizim iş kesiminde ortalama 5 bin dolayında irili ufaklı üretici olduğunu varsayıyoruz. Ancak bu üreticileri devasa tesisler olarak düşünmeyin. Hatta büyük çoğunluğu henüz denetlenip belgelendirilmiş bile değil, Zaten yönetmelik yoksunluğu vardı ve +Şubat ayında yönetmelik yayınlandı. Şimdi üreticiler bu yönetmeliği anlamayla çalışıyorlar. ––Ne yapacağız nasıl yapacağız –– diye. Üreticilerimiz henüz ne üretim için, ne de kamu yönetimi ile olan ilişkileri düzenlemek için uzman bilgisinden yararlanabilmiş değil, kısacası ilkel yöntemlerle yol bulup ilerlemeye çalışıyor. Her bir üreticinin en az aylık 100 ton üretim yapacağı bir iş modellemesini başarmak zorundayız. Bizim şu anda tartıştığımız şey ise 40-50 bin lira değerindeki bir ısıl işlem makinesine nasıl finansman bulacağımızdır.

Ancak o zaman kimyasal gübre üretiminin karşısında solucan gübresinin yaygınlaşmasından bahsedebiliriz. Cumhurbaşkanımız kimyasal gübrenin yıkıcı etkisinin farkında. Ben de solucan gübresi üreticileri adına sizlerin aracılığı ile bazı rakamları hem kendi iş kesimimize hem de ulusumuza ifade etmek istiyorum.

Nasıl bir ortamda ne yapmaya çalıştıklarını kavramaları bakımından bu vereceğim rakamlar çok önemli. Üreticimiz kendi kapasitesine göre bu verileri zaten yorumlayıp kendine bir pozisyon belirleyecektir.

 

SORU: Kimyasal gübrenin tarımsal üretim maliyetindeki payı nedir?

Kimyasal gübre bugün tarımsal ürün maliyetlerinde, % 10-15 paya sahip bulunuyor. Buna karşı ürün verimliliğini, % 50 dolayında artış sağladı. Ancak kimyasalın yan etkileri topraklarımızın organik madde oranını %4 seviyesinden %0,80 ile 15, aralığına kadar düşürdü. Ulusumuz şunu bilmeli ki zaten topraklarımız genel olarak verimli değil. Kimine göre %80 kimine göre %90 oranında tarıma elverişli olmayan topraklar üzerindeyiz.

Tarım cumhuriyetin ilk yıllarında önemsenmiş 1950 den sonra büyük çiftlik sahiplerinin alanları traktörle işlemesi için girişimler ortaya çıkmışsa da yaygın olarak köylülerimiz teknikten yeterince istifade edememiş hükümetler topraklarımızın verimlilik haritasını çıkarmak için gerekli fonu bile ayıramamışlar.

Bu yüzden öyle bölgelerimiz var ki elimizde 1960 tan veri var, öyle topraklarımız var ki elimizde geçen yılın verisi var. Bu biçimde ulusal bir tarım programı hazırlamanın asla olanağı yoktur.

Zaten kentlere göç bunun faturası olarak karşımıza çıkmıştır. Derneğimizin Biyoloji, mikrobiyoloji toprak ve gübreleme alanında uzman Bilim Kurulu üyelerimizin tespiti genel olarak bu yöndedir. Arge pahalı bir iştir ve ne yazık ki geçmişten bugüne Atatürk dönemi hariç hiçbir hükümet bu konuya yeterli desteği sunamamıştır. Benim gözlemim budur.

SORU: Türkiye’de gübre tüketimi oranı ne kadar?Hükümetin verilerine göre Türkiye’de gübre tüketimi hektar başına 95 kg dolayında. Kimyevi gübre üretiminin ana hammaddeleri ne yazık ki ulusal kaynak değil, uluslararası pazardan bu hammaddeyi ithalat yolu ile döviz ödeyerek ancak sağlayabiliyoruz. Örneğin bu hammadde kaynakları küresel baskı ile Türkiye’ye hammadde satmıyorum dese, Türkiye’nin bir gram gübresi yoktur. Küresel güçlerinin Türk tarımını bir kararla göçertecek güçleri vardır.

Tabi bunu yapmalarına asla olanak yoktur.

Ancak bu güç bizi sürekli kullanmalarına fırsat sunuyor. Ben bu soruna Solucan Gübresi üreticileri temelinde bakıyorum. Bizim iş kesimimiz henüz doğmuş olduğundan diğer kesimlere göre daha çok şefkat gösterilmeye ihtiyacı var. Bugün tarlacılarımız verimliliği artırmak için ciddi çaba harcıyor.

Tarım üretiminin maliyeti gerçekten çok arttı ve üreticilerimiz zorlanıyor. Gıdanın iki temel girdisi tarım ve hayvancılık. Kanımca biz her iki konuda da sınıfta kaldık. Tarımsal üretimde Avrupa beşincisi dünya birincisi olduğumuzu ifade eden açıklamalar duyuyorum. Ancak bunun matematiğini henüz çözemedim. Avrupa’da beşinci olup da dünyada nasıl birinci oluyoruz diye zaman/zaman kendime sormaya devam ediyorum.

SORU: Size göre kimyasal gübrelerin hammadde temininde zorluk var mı?

Somut olarak bir zorluk olduğunu sanmıyorum. Bunu kimyasal gübre üreticilerine ve/veya hammadde temin edenlere sormak gerekir. Ancak ithalat dövize bağlı olduğundan ekonomimiz üzerinde bir yüktür. Çünkü dolar bizim paramız değil ve bunu bir de finansman maliyeti var. Çünkü bizim yurttaşımız gübreyi dolarla değil Türk lirası ile satın alıyor. Bahsettiğimiz ithal ham maddeler, Türkiye’de 6-7 büyük gübre üreticisinin çabaları ile ithal edilip işlenerek gübre haline dönüştürülüyor.

Örneğin Gübretaş bunların başında geliyor. Bu yüzden onların verilerini önemsiyorum. 31 Mart tarihli ilk çeyrek etkinlik raporunu duyurmuşlardı. Onu inceledim. 2018 yılı ilk üç ayında toplam 544.672 ton çeşitli gübre ve hammadde iç ve dış piyasalardan temin edilmiş ve toplam 210.022 ton çeşitli bileşimlerdeki kimyevi katı gübre üretimi gerçekleştirilmiş. Buna karşılık 2018 yılının ilk çeyreğinde 757.407 ton katı, sıvı, toz gübre ve diğer satışlar gerçekleştirilmiştir. Toplam net satış geliri 894.547.297 olmuş.

Ayrıca bağlı ortaklığın İran’daki Razi Petrol ve Kimya Ortaklığı (Razi Petrochemical Co.) ile buna bağlı diğer ortaklıklarında 501.691 ton gübre ve gübre hammaddesi üretilmiş ve 397.608 ton gübre ve gübre hammaddesi satışı yapılarak 452.076.882 net satış geliri elde edilmiştir.

Şirketin birleştirilmiş olarak 1.257.606.490 net satış gelirine ulaştığı ve bu rakamdan, satılan ürünün maliyeti, etkinlik giderleri, diğer gelir ve giderleri ve finansman giderlerinin çıkarılması ile 10.699.396 ₺ vergi öncesi kazanç oluşmuş. Bu tutara 4.433.087 net vergi geliri eklendikten sonra 15.132.483 birleştirilmiş kazanç ortaya çıkmış, Bu rakamdan 23.920.669 kontrol gücü olmayan paylara isabet eden tutar düşüldüğünde ana ortaklığa isabet eden birleştirilmiş zarar 8.788.186 olarak gösteriliyor. Bu üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir sonuç.

SORU: Peki başkanım bunu iyi anlamak için bir sorum olacak. Kimyasal gübre üretiminde küçük üretici yok mu?

Bunların yanı sıra sektörde farklı büyüklük ve kapasitede 350 civarında firma daha faaliyet gösteriyor. Örneğin geçen yıl yani 2017’de Türk tarlacılar 6.3 milyon ton gübre tüketti.

2017 fiyatlarına göre tarlacılarımız gübreye yılda 5.5 milyar TL dolayında ödeme yaptı. Hektara 95 kg gübre atan tarlacının cebinden gübre parası olarak en az 90-100 TL çıkıyor. İşte bu nedenle gübre fiyatları hem ekonomi, hem de tarlacılar için çok önemli.

SORU: Size göre dövizdeki bu artış ne anlama geliyor ve madem ki gübre hammaddesinde %90 dışa bağımlıyız. O halde gelişmelerden gübreciler nasıl etkilenecekler?
Şu günlerde büyük bir döviz buhranının ortasındayız. Basın ve yayın yoluyla yapılan yorumlara ve analizlerine şöyle bir göz attığınızda açıkça göreceksiniz ki, her kafadan bir ses çıkıyor. Kimisi bu olmayı dış güçlerin bize baskısı olarak yorumlarken, kimisi de bunun doğal bir seyir olduğunu düşünüyorlar. Bunun nedeni siyasal olarak son yıllarda her kötü işten yabancıları her iyi işten de kendimizi sorumlu sayan sığ anlayıştır. Dünya tek bir blok değildir. Birden fazla blok vardır ve ayrıca bu bloklar içinde de görüş ayrılıkları ve çıkar savaşları vardır. Uluslararası ilişkilerde bu blokların top yekün birlikte hareket ettiği savıda bir masaldan başka bir şey değildir.

Küresel piyasaların dalgalanmasıyla sermaye akımlarının yavaşlaması Türkiye’yi etkiliyor. Şubat ayında başlayan küresel dalga ile Türkiye’ye tahvil ve hisse senedi yoluyla giren portföy yatırımları terse döndürdü.

Kalkınma Bakanlığı’nın verilerine göre Ocak ayındaki 1.173 milyon dolarlık net girişe karşılık Şubat’ta tam bu rakam kadar, 1.173 milyon dolar çıkış oldu. Mart ayının iki haftasında devam eden çıkışlar ise 813 milyon dolara vardı. Böylece Şubat başından bu yana Türkiye’den tahvil ve hisse senedi yoluyla çıkan portföy yatırım tutarı 2 milyar dolara vardı. Peki bu durumu nasıl okumalıyız? Bunda yurtdışı gelişmelerin yanında yurtiçi gelişmeler de rol oynuyor.
Enflasyonun yüksek seyretmesi, cari açığın yükselmesi ekonomideki negatif gelişmeler.
Bu nedenle Hazine faizleri yaklaşık bir puan yükseldi ve gösterge tahvil faizi yüzde 14’e dayandı. Faiz yükselişinde dışarıda faiz artışı yanında Türkiye’nin artan dış kaynak ihtiyacı da etkili.

TCMB verilerine göre, önümüzdeki bir yıl içinde ödemesi gelecek kısa ve uzun vadeli dış borçların toplamı ocak sonu itibarıyla 184 milyar 740 milyon dolara yükseldi.
Buna artmakta olan cari açık eklenmeli. Son verilere göre yıllık cari açık 51 milyar dolara çıktı. Açık tutarının bir yılda aynı düzeyde kaldığını varsayarsak Türkiye’nin dış kaynak ihtiyacı 235.7 milyar dolara yükseliyor.

Bir yılda ödenmesi gereken dış borcun 104.4 milyar doları bankaların, 80 milyar doları reel sektörün, 5.7 milyar doları genel yönetimin ve 675 milyon doları TCMB’nin.
Artan dış kaynak ihtiyacı ve yükselen faizler sonucu döviz kurları da yükseliyor. Euro rekor kırdı, dolarda ise rekora 2 kuruş kaldı. Sepet bazında ise 4.3745 ile rekordayız.
Dış kaynak ihtiyacının artmasına karşılık küresel sermaye akımlarının dalgalanması, jeopolitik risk yanında seçim konusunda belirsizliğin artması, bu baharın Türkiye için sert rüzgârlı yaşanmasına yol açtı. Bundan fırsatçılık yapan olmadı mı? Tabi ki oldu. Dış ülkeler de bu dalgalanma sırasında kendi çıkarlarına hizmet eden adımlar atmışlar mı? (dır), atmışlardır.

Ancak bunu bir planlı oyunmuş gibi ele almanın doğru olmadığını düşünüyorum. Bunlar ülkeler arası zaman/zaman ortaya çıkan spesifik adımlardır. Bu dünde vardı, yarında olacaktır. Önemli olan biz her duruma hazır mıyız ona bakmalıyız. Yatırımı ulusal kaynaklarla yaparsanız. Dolar inmiş çıkmış size etkilemez. Zaten talep olmadığında dolar çıkmaz iner.

SORU: Sayın Başkan o kadar derin konulara daldık ki, Kayseri’yi konuşamadık bile, Tosgeb Derneği Kayseri de nasıl bir çalışma yapacak?

Olaya Sadece Kayseri olarak bakmayın lütfen. Biz Tüm ülkemiz sathını kavramak için çalışıyoruz. Kayseri iç Anadolu bölgesinin solucan gübresi üreticilerini örgütlü tutmakla görevli bir girişim. Yukarıdaki anlatımlarımdan da anlayacağınız üzere Türkiye solucan gübresi iş kesimi yeni bir girişim. Yeni kuruluyor. Onlarca sorun var. Biz bir üretici derneği olarak birinci eylem planı için 16 konu belirlemiştik. Bunun 3 yılda tamamlanmasını öngörüyorduk. Gerçekten sıkı çalıştık ve 3 yıl yerine bir yılda ulaştık. Temel üç şeyi çözdük, Birincisi ürünün ‘solucan gübresi’ olarak adlandırılması, ikincisi KDV’nın sıfırlanması, Üçüncüsü sağlıklı gübre üretim yöntemi ile tesisleşmede standartların belirlenmesi, önemli sorunlardan biri de NACE kodu atanması bu sorunu da çözmek üzereyiz. Solucan Gübresi için ithalat ve ihracatın kısacası ürünün kendi adı altında uluslararası olarak serbest dolaşımı da sağlanmış olacaktır.

İş kesiminde onlarca farklı oluşum yapmak önemli değil. Tek bir oluşumla sorunları iyi tartışıp bilimsel süzgeçten geçirip olmayacak duaya amin demeden ilerlemek.
Gerekliliklere uymak yoksa her üreticinin ayrı bir talebi olabilir. Ancak bu talep ne kadar evrensel? İşte bizim asıl görevimiz farklı talep ve beklentileri önce kendi içimizde tüm taraflardan bakarak tartışmak, olgunlaştırmak ve kamu yönetiminin önüne tek ve kesin bir dille çıkmak. Kamu yönetiminin de riskleri vardır.

Düşünün aynı konuda birbiri ile uyumsuz birden fazla talep gelirse o konuda karar verebilir mi? Önce siz içinizde uzlaşın diyecektir. Türkiye’de yanlış bir yaklaşım var. Sabah erken kalkan dernek kurabilir.

Ancak önemli olan kurmak değil birlikte örgütlenip tek ses olabilmektedir.
Bizde tüm enerjimizi bunu sağlamak için veriyoruz. Bunu başardığımız ölçüde taleplerimizin çözümünde de aynı başarı geliyor. Bunu sağlayamadığımız her girişimde bizde mağlup oluyoruz.

Tosgeb şu anda Marmara, İç Anadolu ve Doğu Anadolu’da örgütlendi. Merkezle birlikte aynı ad altında bölgesel olarak görev bölümü yapmış 4 ayrı dernek oldu. Şimdi sırada Akdeniz ve Güneydoğu var. Üreticilerimiz bölgelerindeki son hazırlıkları tamamlamak üzereler.
Ardından bu iş kesimine hak ettiği teşviki hükümetten almak için yola çıkacağız. Aracısız bir şekilde üreticimiz parasını alıp işine yatıracak, hiçbir üreticimizi kurda kuşa yem ettirmeyeceğiz. Üreticilerimiz üzerinden kimsenin haksız kazanç sağlamasına izin vermeyeceğiz. İşte bu kapsamda İç Anadolu örgütümüz de aynı anlayışla çalışmalara başlayacak. Bizim ikinci etaptaki beklentimiz. 100 büyük üretici yaratmak. Bunu için teşvik sağlamak.

Bir cevap yazın

HAKKIMIZDA

KIT’A YAYINLARI

KISIMLAR

PAZAR

YASAL BİLGİ

SOSYAL AĞ